HACI ŞÜKRÜ EFENDİ

(Muhammed Şükrü Kılıç)

(1905-1985)

 

Devrimizin din alimi ve evliyasındandır. Şükrü Efendi 1905 yılında Adıyaman’ın güney batısında 40-50 km. mesafesindeki Akpınar nahiyesine bağlı Şiraz köyünde dünyaya gelmiştir.  Asıl adı Muhammed Şükrü Kılınç’dır. Babası Hasan Efendi, annesi Fatma Hanım’dır. Babası 1915 senesinde henüz on-on iki yaşlarında iken küçük Şükrü’yü yanına alarak Urfa’ya götürdü. Onu Urfa’daki medreselerden Rızvaniye (Rıdvaniye) Camii bünyesindeki ‘Rızvaniye (Rıdvaniye) Medresesi’ne yerleştirdi.

Şükrü Efendi o senelerde çıkan Dünya savaşı ve arkasından başlayan kurtuluş savaşı müddetince Urfa’da bu medreseye devam etti. 1925 yılında medreselerin kapatılması ile tahsilini bırakmak zorunda kaldı.

Hacı Şükrü Efendi, Kur’an-ı Kerimi baştan sona kadar tecrit ile (kıraat-ı Asım üzere) Basralı Ahmet Zeki Hafız’dan (ö.1942) öğrendi. Ahmed Zeki Hafız, aslen Basralı olup, Mısır’da Kur’an-ı Kerim’i kıraat-ı seb’a üzerine Kahire baş-kurrası Hatemzade Hacı Mustafa Hafız’dan öğrenmiştir. Ayrıca Rufai tarikatı halifesi de olan Basralı Ahmed Zeki Hafız, kıraat üzerine birçok öğrenci yetiştirmiştir. Bu öğrencilerden birisi de Hacı Şükrü Efendi’dir. Bu yüzden Hacı Şükrü Efendi’nin  Kur’an-ı Kerim kıraati çok sağlamdı.

 Şükrü Efendi sarf, nahiv, tefsir, hadis ve fıkıh olmak üzere dini ilimleri de Abdurrahman Aksoy’dan (ö.1953)aldı. Abdurrahman Aksoy, Urfa’nın meşhur müftüzade ailesinden olup, babası Ali Efendi (ö.1900) vefatına kadar Urfa Müftülüğü yapmış; yine dedesi Abdurrahman Efendi de (ö.1878), Urfa Müftülüğü yapmış, Urfa’nın büyük alimlerindendir.

 Hacı Şükrü Efendi bu saydığımız ilimlerin yanında Arapçasını geliştirmek için Arapça konuşma dersi olan mükamele dersini ve yine hüsnü hat dersini de aynı medresede aldı. Mükamele ve hüsnü hat derslerini hangi hocalardan aldığı bilinmemektedir.

 Hacı Şükrü Efendi, epey bir müddet Urfa’da tahsilini yapıp medreseden ayrıldıktan sonra, önce tekrar doğum yeri olan Şiraz Köyü'ne babasının yanına gitti. Sonra kendi memleketi Adıyaman’a bağlı olan ‘Turuş Köyü’nde imamlığa başladı.Burada uzun müddet imamlık yaptı. Bu yüzden Turuşlu Hacı Şükrü Efendi diye meşhur oldu.

 

Tarikata girişi ve Hoca Osman Birciği’ye intisabı

 Hacı Şükrü Efendi 1930’lu yıllarda, yukarıda adını verdiğimiz Kantara köyündeki Nakşibendi şeyhi Hoca Osman Birciği Efendi’nin (1868-1939) yanına giderek ona intisab etti.

 Şükrü Efendi, Hoca Osman Birciği Efendiye intisab ettikten sonrasını, müntesiplerinden Halil Hocaya kendi uslubu ile şöyle anlatıyor:

 ‘Ben fakir sadat-ı kiramın ayağının toprağı, Hoca Efendiye intisab ettiğim zaman, Hoca Efendi bana şu nasihatı yaptı:

 ‘Bizim yolumuz Resulullah’ın ve sahabesinin yoludur. Kıl kadar şeriatın dışına çıkmayasın. Bütün hareketleriniz şeriat üzerine olsun. Havada uçsanız bile müstakim olmazsanız, bilinki o istidractır, kıymeti yoktur. Bizim yolumuzda sünnete mutabaat çok mühimdir. Daima namazınızı cemaatle kılın. Bütün vaktinizi Allah ile meşgul edin. Arkadaşlarınız salih kişiler olsun. Dünyayı sevenlerle fazla sohbet etmeyin. Daima gözünüz ayağınızın ucunda olsun. Hülasa şeriatın farzına, vacibine, sünnetine, adabına çok riayet edin. Devamlı huzur içinde olun, yani her an Allah’ı zikir edin. Sizden hasıl olan haller ve zuhuratların hepsi, Allah’ a bağlamak için  Allah’ın ihsanıdır. Yoksa falan sana kıymet versin için değil. Kimseye beddua etmeyin. Bütün Ümmete dua edin. Kötü ahlaklardan sakının, iyi ahlakla muttasaf olun. Her zaman hallerinizi, durumlarınızı bana söyleyin.’

 Hacı Şükrü Efendi devamla diyor ki:

 ‘Sonra Hoca efendi bana ‘Hatm-i Hacegan’ iznini verdi. Allah’a binlerce hamd olsun, öyle haller, öyle zuhur hasıl oldu ki dil onları ifade edemez. Hoca Efendiden çok feyizyab olduk. Seyyid Abdulhakim Arvasi’nin (k.s.) dediği gibi Hoca Osman Efendi Şah-ı Nakşibendi (k.s.) hazretlerinin nisbetini tamı tamına muhafaza eden bir zat idi. Allah’ a hamd olsun, Allah Teala ve Takaddes hazretleri bizi böyle bir zatın elinde terbiye ettirdi.

 Hoca efendinin zamanında çok iyi haller zuhur ediyordu. Hoca efendi bana nefiy ve isbat dersini vermişti. Ben, o dersi taptığım zaman her taraf çok güzel koku ile dolardı. Bir gün hoca efendi bana:

Ne gibi faydalar görüyorsun, diye sordu. Kendisine,

Ders yaparken böyle bir koku hasıl oluyor ve on beş gün o odadan gitmiyor, dedim. Bana:

Sen niçin bu kadar geri kalmışsın? Bu dersi yaparken, komşuların gelip, ciğer pişiriyorsun bize de vermeliler. Öyle bir aşk ateşi sende hasıl olacak ki ciğerin ateş üzerinde pişiyor gibi koku verecek, dedi. Ayrıca ‘falanlarla çok sohbet etme, fasıktırlar’. Ben de onların sohbetini terk ettim. Elhamdülillah çok faydasını gördüm.’

Molla Şükrü Efendi  10 seneye yakın bir zaman, 1939 yılında Şeyhi Hoca Osman Efendi’nin vefatına kadar, onun mensubu olarak bulundu. Bu müddet zarfında zamanla kendisinde çok yüksek haller zuhur ediyordu.

Hacı Şükrü Efendi devamla dedi ki:

‘Sonra emr-i Hak geldi, o güzel mürşidimiz dar-ı bekaya irtihal etti ve ‘mevti’l-a-limi, mevtü’l-alemi-alemin ölümü alemin ölümüdür.’ Sırrını o zaman anladım. Hacı Şükrü Efendi sözünü bitirdi. Bitirdi amma çok ağladı ve dedi ki ‘Hoca Efendi rahmetullahi aleyh, cihanda çok nadir bulunan bir zat idi. Bizler yetim ve boynu bükük kaldık.’

 Hacı Şükrü Efendi sözlerine şöyle devam etti :

 ‘Sonra inayet-i Hak yetişti. Hoca Osman Efendinin oğlu Hacı Nazif Efendi, Seyyid Abdulhakim Arvası(k.s.)(1865-1943) hazretlerine intisab etmek niyetiyle İstanbul’a gitmek için yola çıktı. Daha yolda iken fikrini değiştirerek, o zatin halifesi olan Tevfik Nebhan Efendinin (ö.1965-6) yanına gitti. Hacı Nazif Efendi irşad görevine başladıktan sonra  ben devamlı onun yanına idim. Nazıf Efendi benim çok hatırımı bilirdi. Aynı zamanda da çok celalli bir zat idi. Fakat hiçbir gün bana incitici bir söz söylemedi. Daima benim kıymetimi bilirdi. Hatta birisi suçlu olsaydı, onu alır yanına götürür ve af ettirirdim. 1947 yılına kadar Hacı Nazif Efendi başımızda bulundu. Onun zamanında  da yine güzel haller zahir oldu.’

 

 Hacı Şükrü Efendi’nin hacca gidişi

 1941 yılında Hacca gidişini yine Hacı Şükrü Efendinin kendi dilinden ve Halil Hocanın anlatımından dinleyelim:

 ‘Bir ara bende Hacca gitme arzusu hasıl oldu. O zaman hacca gitmek çok zordu. 1940 yılında İstanbul’a Seyyid Abdülhakim Arvası ( ölüm 1943) Efendinin ziyaretine gittim. Hatta param da yoktu. Biraz arpa sattım da öyle gittim. O zaman trenle giderdik. Seyyid Abduhakim Arvası hazretlerinin Eyyüb’teki teknesine gittim. Mübarek elini öptüm, oturdum. Ona intisab ettim. Ben daha bir şey söylememiştim. Birkaç dakika sonra bana dedi ki:

Hacca mı gitmek istiyorsun? Ben de

İnşallah, dedim. O zat bana dedi ki:

Bu sene göndermiyorum, inşallah gelecek sene gidersin. Bu konuşmadan sonra yanda bulunan küçük bir odaya girdim, zikirle meşgul oldum. Bu arada kendimden geçmiştim. Bir ara hizmetlisi beni çağırdı,

Efendi hazretleri seni istiyor,dedi. Fakat hizmetlinin yanıma gelmesinden evvel öyle ağır bil hal gelmişti ki, o hal ile çok bağırmış, ağlamıştım. Kendimden haberim yoktu. Kalktım, Efendi hazretlerinin yanına gittim. Bana bir çay ikram edildi. O esnada efendi hazretleri bana öyle bir teveccüh etti ki bunu dil ile anlatmak mümkün değil. Onun teveccühü bereketiyle çok şeyler hasıl oldu. Ondan gördüğüm fayda çok mahremdir, anlatamam. Tekrar İstanbul’dan Adıyaman’a evime geldim. Ertesi sene 1941’de ben ve bir arkadaşım hacca gitmek için Şam-ı şerife gittik. O zaman hacca ancak böle gidiliyordu.Şam’da epey bir müddet kaldık. Seyyidina Mevlana Halid-i Bağdadi’ye (k.s.)(ö.1826) ziyarete sık sık giderdik. Zaman öyle bir uzamış ki artık hacca gitmekten ümidimizi kesmiştik. Diz üzerinde idim, sıkıntılı idim. Bana Seyyid Abdulhakim Arvası hazretleri gelecek sene gideceksin demişti. Bu gibi velilerin sözü doğru olur, diye kendi kendime söyleniyordum. O esnada uykuya daldım. Baktım ki Hoca Osman Birciği (k.s) ile Seyyid Abdulhakim Arvası (k.s.) hazretleri bana:

Gemi kalkıyor, hemen yetişin, sizi bekliyorlar, dediler. Gözümü açtım, ‘Sübhanallah’ dedim. Arkadaşım da uyandı. O da aynı rüyayı görmüştü. Yalnız o Seyyid Abdulhakim Arvası’yi tanımıyordu. Dedi ki:

Hoca Efendi ile tanımadığım başka bir zat daha vardı. Ben de,

O, Seyyid Abdulhakim Arvası hazretleridir. Dedim. Sabah oldu bizim hac işlerimizle ilgilenen zat hemen geldi ve:

Gemide iki kişi eksik, eğer gidecekseniz, hemen sizi gönderelim’dedi. Elhamdüllillah o sene haccımızı bitirdik ve geri döndük.’

İşte şeyhlerin sözü doğru çıkmış, Hacı Şükrü Efendi ilk haccını böyle yapmıştı.

 

Hacı Şükrü Efendi’nin İrşat görevine başlaması

Hacı Şükrü Efendi anlatmasına şöyle davam etti:

 ‘ Yine takdir-i İlahi tecelli etti. Hacı Nazif Efendi 1947 yılında irtikal etti. Yine yetim boynumuzu büktük. Çünkü büyük bir kayıptı. Tevfik Nebran Efendi, onun hakkında derdi ki ‘ Eğer ömrü uzun olsaydı, çok yükselirdi.’ O günlerdeydi, bir gün bir gün telgraf geldi. Tevfik Nebran Efendi layık olmadığım halde bana tarikat iznini verdi.’

 Bu duruma göre ikinci şeyhi Seyyid Abdulhakim Arvası (1865-1943) Efendi değil, onun Mersin’deki halifesi  olan Hacı Tevfik Nebhan (ölüm.1965-6) Efendidir. Hacı Tevfik Nebran Efendi Hacı Şükrü Efendi’ye  bir telgraf çekerek irşat görevine başlamasının te’kiden kendisine bildirdi. Böylece hacı Şükrü efendi de 1947 yılından itibaren Turuş köyünde artık Nakşibendi halifesi olarak irşad görevine başladı. Artık çevre köylerden yanına gelerek kendisine intisap edenlerin sayısı günden güne artıyordu.

 Hacı Şükrü Efendi 1947 yılından 1969 yılına kadar Adıyaman’ın Turuş köyünde İrşat görevinde bulundu.

 Hacı Şükrü Efendi’nin şeyhleri iki koldan gelmektedir.

 Hacı Şükrü Efendi’nin şeyhleri iki koldan gelmektedir.

 Birinci kol, ilk intisap ettiği şeyhinin mensup olduğu koludur. Şöyledir:

1. Kantara köyünden Hoca Osman Birciği Efendi (k.s.)(ö.1939)

2. Adıyamanlı Said Hoca (k.s).(ö.?)

3. Harputlu Ali Beyzade (k.s.)(ö.1904)

4. Urfalı Hartavizade Hafız Muhammed Selim Efendi (k.s.)(1860)

5. Mevlana Halıd-ı Bağdadı(k.s.)(ö.1826)

 

İkinci kol, Hoca Osman Efendi ‘nin vefatından sonra intisap ettiği ve kendisinden halifelik aldığı, Seyyid Abdulhakim Arvası (k.s.) Efendi’nin koludur. Bu kolda geriye doğru şöyle gitmektedir.

1. Mehmet Tevfik Nebran Efendi. (ö.1965-6) ve Hoca Osman efendinin oğlu Hacı Nazif Efendi(ö.1947)

2. Seyyid Abdulhakim Arvası Efendi .(ö.1943)(k.s)

3. Seyyid Muhammed Fehim Efendi (k.s)(1825-1895)

4. Seyyid Muhammed Taha en-Nehri (k.s.) (ö.1853)

5. Mevlana Halıd-ı Bağdadı(k.s)’dir. (ö.1826)

Böylece her iki kolda Nakşibendi Tarikatının Halidi kolunun müessisi Mevlana Halid (k.s.)'de birleşmektedir.

 

Hacı Şükrü Efendi’nin Urfa’ya yerleşmesi

Şükrü Efendi 1969 yılında bulunduğu  Turuş Köyünden evini nakletmek iastediğinde Urfa’ya yerleşmeye karar verdi ve Urfa’da bir ev satın alarak yerleşti. Hacı Şükrü Efendi irşat görevini Urfa’da devam ettirdi ve kısa zamanda tanındı. Gün geçtikçe kendisini tanıyanlar ve sevenler artıyordu. Birçok kimse kendisine intisap ederek, ondan faydalandı.

Hacı Şükrü Efendi Urfa’ya yerleştikten sonra geçimini sağlamak için çiftliğinin yanında koyun ticaretiyle de uğraşıyordu. Adıyaman’daki doğduğu köy olan Şiraz’da 1000 dönüm kadar olan  tarlasını da ekip biçiyordu. Yine Turuş köyünde aldığı bağdan elde ettiği geliri de kendisine fayda sağlıyordu.  Bunun yanında ‘rızkın onda dokuzu ticarettir.’ Hadisi şerifine uyarak koyun ticareti yapıyordu. Bütün bunlardan  elde ettiği kazançla geçimini rahatlıkla sağlıyordu. Ama zengin bir kimse sayılmazdı. Hacı şükrü Efendi kazancından elde ettiği para ile Urfa yakınında bulunan Yengice Köyün’nde  bir arsa satın aldı. Bu arasa içinde tahsil yaptığı 1978 senesinde bir cami yaptırdı. Caminin planını, kendisinin içinde tahsil yaptığı Rızvaniye Camii’ne benzetmek istedi. Onun için cami bahçesinin etrafına Kur’an Kerim Kursu için revaklar yaptırıyordu. Fakat ömrü vefa etmedi. Şehitlerin seyidi, Peygamber Efendimizin (s.a.s) amcası Hz. Hamza (r.a)’ya olan sevgisinden dolayı,camiin adını Hz.Hamza’nın ruhuna atfen ‘Hz.Hamza Camii Şerifi’ koydu. Camiinin önüne geniş bir bahçe yaptı ve bu bahçeye meyveli ve meyvesiz birçok ağaç fidesi dikti. Zamanla bu köy, belediye sınırları içine alınarak Eyyüb Nebi Mahallesi adı verildi.

 

Hacı Şükrü Efendi’nin Ahlak Anlayışı

Hacı Şükrü Efendi’nin ahlakı,tam İslamın emrettiği ahlak anlayışıydı. İslamdaki ‘emri bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker’ emrine tam uyarak iyi ve güzel olan davranışların yapılmasını teşvik eder, kötü ve zararlı olan davranışları da yasaklama konusunda titizlik gösterirdi. Gördüğü yanlışları tenha bir yerde, o yanlışlığı yapan kimseye söylemekten kaçınmazdı. Kalabalık yerlerde mahçup etmekten de sakınırdı.

Hacı Şükrü Efendi hakikaten örnek bir şahsiyetti. O,uzun boylu, iri yapılı ve nurhani yüzlüydü. Çok halim selim bir insandı. Kimseye sert konuşmazdı. Ağırbaşlı cömert ve merhametliydi. Yardım yapmasını çok severdi. Dostlarına sadıktı. Arkadaşlarını soran, gözeten bir ahlaka sahipti. Vakurdu, çok sabırlıydı. Onun bu meziyetleri aşağıda örnek olarak metnini verdiğimiz mektubunda ve vasiyetnamesinde açıkça görülmektedir. O,Abid ve zahid bir şahsiyete sahipti. İbadetine çok dikkat ederdi. Urfa’dan İslam dinine bihakkin hizmet etti. Evine gelen misafirleriyle devamlı ilgilenirdi. Yanına akın akın insanlar gelirdi. Onlara dini nasihatlarda bulunurdu.

O, güzel ahlakın insanlarda olmasını ve görülmesini istedi. Kötü huylarında terk edilmesini istemiştir. İnsanların birbirlerini sevmelerini isterdi.Dostluk ve kardeşliğin ancak insanın birbirine olan sevgi, saygısı ve yardımlaşmalarıyla mümkün olabileceğini düşünürdü. Hele bu sevginin sadece Allah olması, Bir karşılık beklemeden birbirine yardım edilmesinin, insanı olgunlaştırdığı düşüncesine sahipti.

Dolayısıyla yanına gelen ziyaretçilerinin günde üç öğün yedirir, gidecek yeri olmayanların kendi misafirhanesinde yatırırdı. Hatta parası olmayanların yol parası vererek köyüne gönderdiği çok olmuştur.

Onun bu özelliğini anlatan Mevlidihalil Camii imamı Sabri Yazar Hoca diyor ki :

Hacı Şükrü Efendi bilhasa cuma namazları olmak üzere birçok vakit namazlarını Mevlidihalil Camii’de kılardı. Cami çıkışında fakirlere sadaka dağıtırdı. Bazı ihtiyacı olanlara yardımlarda bulunurdu.

Hacı Şükrü Efendinin böyle cömertçe yardımlarda bulunmasından dolayı Sabri Hoca, önceleri onu oldukça  zengin bir kimse zannetmişti. Bu yüzden yanına gelen ve yardım isteyen, yolda kalmış kimseleri,  Hacı Şükrü Efendi’ye gönderirdi. Halbuki Hacı Şükrü Efendi normal bir geçim kaynağına sahip bir kimseydi. Köyde sadece birkaç dönüm tarlası vardı. Onun gönderdiği bu kimseleri, Hacı Şükrü Efendi yedirir,içirir,gerekirse misafirhanesinde misafir eder ve yol parasını vererek memleketine gönderirdi.

O, ziyaretine gelenlerle yaptığı sohbetlerinde, dedikodu yapılmamasını tavsiye ediyor.birbirlerini kıskanmanın ve kibirliliğin kötülüğün yine kendisini sevenlere hatırlatıyordu. Cimriliğin, kendini beğenmişliğin, gösterişin,başkasına kin beslemenin ve diğer kötü huyların, zararlarını hatırlatarak, bunlardan kaçınmalarını tavsiye ediyordu.  Hacı Şükrü Efendi’nin yumuşak ve tatlı bir konuşma tarzı vardı. Onun sohbetinde bulunanlar, uzun müddet etkisinden çıkamazlardı. Çünkü kendisi de uzun yıllar bu gibi huylarla mücadele etmiş ve başarmıştı. Zaten Allah katında ilerleye bilmenin tek yolu, bu gibi  kötü huylar terk etmek ve peygamberimizin  Hz.Muhammed (s.a.s)’in güzel ahlakı ile ahlaklanmaktır. Hacı Şükrü Efendi bu tavsiyelerinin yanında, Allah(c.c)’ın emirlerine her an sımsıkı sarılmasından ve yasaklarından kaçınmayı da hatırlatmaktadır. Peygamber Efendimiz sünnetine uymayı, tasavvufu ilerlemenin şartı olarak görmekte ve bunu dostlarına da tavsiye etmektedir.

 

Hacı Şükrü Efendin’nin  vasiyetnamesi

Hacı Şükrü Efendi hastalığının ağırlaştığı günlerinde, talebelerine bazı tavsiyelerde bulunmak istemişti. Onlara iyi davranmaları gerektiği hakkında son olarak nasihatta ve vasiyette bulunmuştur. 13 Kasım 1981 günü kendi el yazısıyla kaleme aldığı talebelerle vasiyetnamesi şöyledir.

‘Bismillahirrahmanirrahim ve bilhinesta’in’

El-hamdülillahi Rabbi’l-alemin ve’l-akibetü lilmüttakin. Ve’s-selatü ve’s-selamü ala Resulina Muhammemmedin ve ala alihi ve sahbihhi ecma’in.

Amma ba’de feya ihvanü’d-din.

El ihvanlar! Benden sonra ateş etmeyiniz, zira emri Hak vaki olursa hatmi hacegan mezunları vazifesinde devam etsinler. Birbiriniz seviniz. Aralarınızda dedikodular yapmayınız. Allah için muhabbet ediniz.Haset ve kibir, buhl,ücub,riya,kin ve buğz ve ahlakı-ı zamimelerden sakınınız. Ahlakı-ı hamide ile muttasıf olunuz. Evamir-i ilahiye’ye sımsıkı sarılırız. Sünnet-i seniyeyi Resulullah sallallahu aleyhi ve selem’e ittiba ediniz. Zikre devam ediniz. İnşallah pir-i sadatların feyziyle feyzyab olursunuz. Bundan sonra irşad memuru pek nadir bulunur. Varsa da taklidi vardır. Mevlana Halid Hazretleri’nin rabıtasına devam ediniz. Rabıtasız zikrin ifadesi yoktur. Rabıta ile zikrin semeresi çoktur.

Bizim ihvanlardan ehli keşf ve riyasız zikreden bir ümmi salik  ( B.H.R.Y.) namiyle vardır. Bu irşada memur değildir. Lakin onunla muhabbet eden, feyzinden mahrum olmazlar.

Keşifler beşdir. Keşf-i zamir, keşf-i kubur, keşf-i mülk, keşf-i cin, keşf-i ilahi’dir. Diğer ekvandır. En kıymetli, keşf-i ilahi’dir.

Şu kadarki, saliklerin sohbeti ve muhabbeti Allah için olmakdır.

Zikr-i halis istikametde sebat göstermektedir. ( el-istikametü favk el-keramet) yani salik hareketinde, fiilinde ve bey’-şi’alarında istikamet üzere hareket eder. Bir salik istikameti olmazsa, bin sene zikr ve ibadet ederse bir faydasını bulamaz.

İşte elim boş,yüzüm kara. Yüzüm kara huzuru ilahiye gidiyorum.Cenab-ı Hakk’a layık bir amel etmedim. ( La taknedi min rahmetillah) ayeti celilesi ümitliydim. Hazreti Habib-i Kibriya’nın şefaatine minnettarım ve sadatların himmetlerine ricadarım.

Bütün kadın ve erkek ihvanlara(kardeşlere)selam.

El-Fakir el-hakir sadat-ı kiramın hadimi el-Hac Muhammed Şükrü Kılınç.Urfa.Yanımızda olan Hacı Ali Güler, fakirhanede kaldıkça bize gelen saliklerin dersine ve terbiyelerine bakar, Talib olanlara istihare ile tarif edecektir.

15 muharremi şerif 1402 (13 Kasım 1981)

Hacı Muhammed Şükrü

 

Hacı Şükrü Efendi’nin Almanya’da bulunan bir dostuna kendi el yazısıyla yazdığı mektup

Şükrü Efendinin dostlarına yazdığı mektuplar bile nasihatlarla doludur. O,uzakta olan dostlarını asla unutmaz ve onlara fırsat buldukça mektup yazardı. Bilhassa yurt dışında olanlar için hasret ifade eden cümlelerin yanında nasihatlarda da bulunurdu. Yabancı bir memelekette yaşamanın gerektiği şartları bile hatırlatacak titizlikte bulunduğu şu mektubunda açıkça belli olmaktadır.

“Bismihi sübhanehu azze ve celle

Muhterem ve sevgili Şeyhmus kardeşimize :

Ruhum misali muazzez evladım,

Sıhhat ve afiyetinize dair içi dolu muhabbetle göndermiş olduğunuz muteaddid kıymetli mektuplarını kemal-i sevinç ile alıyoruz. Ve hazin hazin okuyarak münderecatını anladıkça memnuniyeti tarif edemeyeceğim. Zira gayrimüslim ve ecnebi memleketlerinde istikameti bozmayarak çoluk çocukların nafaka ve iaşe ve ihtiyaçlarını temin etmek hususunda çalışıp hem dini vazifesini ifa ve hem de atide çocuklarını sevindirmek ile ecir ve mükafatları da indi ilahide göreceksiniz.Şayet maazallah aksi taktirde hareket edilirse dünya ve ahirette bednam ve hüsran içinde kalırlar. Orada Türk ve İslam kardeşlerimizle temasta bulunanlara selam ve keyfiyetlerinizi bildiriniz.Zarurui ihtiyaçları dolayısıyla ecnebi memleketlere gitmişsiniz.Din ve diyanetleri muhafaza edilerek ecnebilere karşı kendilerini hur gösterip nefret kazandırmasındandır.Doğru ve dürüst namuskarane çalışsınlar. Burada mucib-i merak bir şey yoktur.Hamd olsun cümlemiz sıhhat ve afiyet üzere olup,sizlerden başka bir fikir ve endişemiz yoktur. Peder ve valideniz, çoklu çocuklar ve bi’l-umum akraba ve ihvanlar kaffeten sıhhattedir. Ve selam ve dua ederler. Pederin de işi yolundadır,asla merak etmeyiniz.Evladım,Cuma geceleri hatm-i esnasında sizleri de unutmuyoruz.

İmamın da bir mektubunu aldım.Ondan bahsetmiyorsunuz. Acaba yerleriniz birbirinize uzak mısınız? İnşallah ilerde Ramazan-i şerif geliyor. Artık mübarek Ramazan-ı şerife hazırlayınız ve o mübarek Ramazan-ı şerifin feyzinden mahrum olmayınız.

Baki bu vesile ile selam ve dide-i Enverlerinden öperek sıhhat ve afiyetlerinizi Cenab-ı zü’l-Celal ve’l-Kemal hazretlerinden rica ederim.Evladım.21 Şaban-ı şerif sene 1389 (miladi,12 Kasım 1969)

Sultan Hamamı civarında Mevlidihalil Sokak,numara 7 El-Fakir el-hakir Hacı Muhammed Şükrü.

Hacı Şükrü Efendiden Hatıralar-Menkibeler

Hacı Şükrü Efendi’nin oğlu Abdulvahhab Efendi anlatıyor:

Seyyid Hasan’ın oğlu Seyyid Kasım Arvası, Van Müftüsüydü.Kendisi Hacı Şükrü Efendi’yi çok severdi.Urfa yakınlarındaki Yenice Köyün’nde Hacı Şükrü Efendi’nin bir yer alarak,cami yaptırmasını ve Hacı Şükrü Efendi’nin türbesinin de orada yaptırdığını duyunca,bu harekete sevinmişti.

O arsayı Hacı Şükrü Efendi parasıyla mı satın aldı? Diye sormuş.bu sorusuna:

Evet.Cevabını alınca da:

Ben ölürsem, beni Hacı Şükrü Efendi’nin yanına gömün.Demişti.

Fakat Seyyid Kasım Arvası İstanbul’da vefat etti ve Beylerbeyi Köprülü mezarlığına defnedildi.

 

Halil Hoca,Hacı Şükrü Efendi’den naklediliyor:

“Hacı Şükrü Efendi, Hicaz’da bulunduğu bir sırada, Seyyid Abdulhakim Arvasi Efendi’nin halifelerinden Hasan Efendi ile buluştu.Sohbetlerinde bulundu:Aralarındaki konuşma sırasında Hasan Efendi dedi ki;

Cumhuriyetin ilk yıllarında beni köye dürgün gönderdiler.Nereye gittiğimi hiç kimse bilmiyordu.Bir gün Seyyid Abdülhakim Arvası Efendi, sürgünde bulunduğum köye bana bir mektup ve beraberinde bir cübbe göndermişti. Oysa benim adresimi ve nerede olduğumu o da bilmiyordu.Adresimi nereden öğrenmişti,hayret ettim.Mektupta: “Bu cübbeyi yalnız bayramlarda giymemi”yazmıştı.

 

Halil Hoca naklediliyor:

Hacı Şükrü Efendi diyor ki,”Kabe’de cemaatimle otururken garip biri geldi,bize selam verdi ve:

Turuşlu Hacı Şükrü Efendi sen misin? Diye sordu.

Evet, benim dedim.

Seni şeyhimiz Osman Nuri Efendi çağırıyor,dedi.

Onunla beraber gittik.Gittiğimiz yerde bir Osmanlı vakfı vardı.Oraya girdik. İçeri girdiğimizde saçı sakalı bembeyaz, giydiği elbisesi beyaz,yani her tarafı beyazlar içerisinde bir ihtiyar yerinden kalktı.Bana doğru geldi ve beni kucakladı.Kendisine baktım,iki gözden ama idi.O akşam orada misafir kaldık.Bize dedi ki:

Benim iki keçim var.Size ancak süt ikram edebilirim.Başka ikram edecek şeyim yoktur.

Yemek sırasında bir ara yağmur yağdı.O zat başını kaldırdı ve yağmura Arapça olarak:

Dağa git, dağa git! Dedi. Hemen o an yağmur durdu.

 Gece yatmak için yatağı olarak, yaprak ve dallardan yapılmış bir sedirde benim yatmamı istedi.Onun yağmura adeta emretmesini,beni hayretlere düşürmüştü.”

 Yusuf Demirkol anlatıyor: “Arada bir Hacı Şükrü Efendi’yi ziyarete giderdim.Hacı Şükrü Efendi’nin hafızası o kadar kuvvetliydi ki,bir önceki ziyaretimizdeki konuşmamızda nerede kalmışsa,o kaldığımız yerden konuşmaya devam ederdi.Yine bir ziyaretim sırasında konuşuyorduk.Benim gözüm,arkasındaki camlı dolaptaki kitaplara ilişti.Orada,Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin,”Marifetname” adlı kitabına benzettiğim bir kitap gördüm.İçimden;

Bu acaba Marifetname midir? Diye geçirdim.O anda Hacı Şükrü Efendi arkasına döndü ve dolaptan o kitabı çıkardı.Bana vererek;

Bak,dedi.Bu İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetnamesi’dir. Mübarek ne güzel yazmış.Sanki içimden geçenleri okumuştu.Bu hareket karşısında şaşırdım kaldım.”

Yine bir yaz günü Yusuf Demirkol Hacı Şükrü Efendi’yi ziyarete gitmişti. Hacı Şükrü Efendi’nin evinde eyvanda oturmuş sohbet ederken Yusuf Demirkol, Urfa’nın bu sıcak günlerinde her taraf sıcaktan yanarken,bu eyvanın serinliğini düşünmüş ve hayran kalmıştı.İşte o sırada Hacı Şükrü Efendi kendisine dönerek:

Burası Urfa’nın en serin yerlerindendir,diyerek sanki düşüncesini tasdik etmişti.

Halil Hoca anlatıyor: Halil Hoca,Hacı Şükrü Efendi’ye Turuş köyündeyken 1964 yılından intisap etmiştir.Hacı Şükrü Efendi’nin yanına gittiği zaman,Hacı Şükrü Efendi kendisinden ezan okunmasını istemişti.Halil Hoca’nın ezan okumasını beğenmişti.Onun için Halil Hoca,Hacı Şükrü Efendinin her ziyaretine gittiğinde devamlı kendisi ezan okurdu.Bir sabah ezanını okuduktan sonra mescitte namaz kılmasını beklerken,Hacı Şükrü Efendi mescide girdi.Halil Hoca,onun yüzüne baktığında,yüzünün florans lambası gibi parladığını gördü.O kadar ki Hacı Şükrü Efendi’nin nur zuhur etmişti.Halil Hoca bir müddet şeyhinin bu haline hayran kalmış, onun yüzünden gözlerini alamamıştı.

 

 Molla Mustafa Pehlivan’dan naklen Halil Hoca anlatıyor:

 1950 tarihlerinde Hacı Şükrü Efendi,Adıyaman’ın Turuş Köyü’nde görevliyken, sofilerinden olan Molla Mustafa Pehlivan, Turuş Köyü’nde Hacı Şükrü Efendi bir mescit yapacaklardı.Bu mescidin damına koymak için Ammar Köyü’nde merteklik ağaç almıştı.Bu ağaçları, yanında Ebuzer adında bir köylü ile birlikte Fırat nehrinden geçirerek Turuş köyüne getirecekti.Ağaçları bir sala yüklediler.Fırat nehrinde ilerlemeye başladılar.O tarihlerde Fırat deli deli akan bir nehirdi.Önünde hiçbir baraj olmadığından,bilhassa bahar mevsiminin sonunda dağlardan eriyen karlarla Fırat taşar,önünde ne varsa alır götürürdü.Bu bakımdan akıntıya katılmak işten bile değildi.Zaten o yıllarda Fırat üzerinde ulaşım ancak sallarla yapılıyordu.Bu iki arkadaş Molla Mustafa ile Ebuzer,sal haline getirdikleri direklerle birlikte Turuş köyüne doğru giderlerken bir girdaba yakalandılar.Girdabın bir kuyu gibi içe doğru daireler çizerek devrediyordu.Odun yüklü salda girdabın çekim gücüne kapılmış vaziyette daireler çizerek girdabın merkezine doğru yaklaşıyordu.Ebuzer artık hayattan ümidini kesmişti.

Biz artık bu girdaptan kurtulamayız,ölürüz,diyordu.

Kendini salın üzerine bırakılmış adeta ölümü bekliyordu.Molla Mustafa ise;

Biz kötü bir şey yapmıyoruz.Mescit için ağaç taşıyoruz.Allah bize yardım eder,bizi kurtarır.Diye Hem Ebuzer’e moral vermeye çalışıyor,hem de kurtulmaları için Allah’a dua ediyordu.

Bu sırada Hacı Şükrü Efendi Turuş Köyünde yanında Şeyh İbrahim adında bir müridi ile oturuyordu. Bu müridin kalp gözü açılmıştı.Kalp gözü açık olduğu için bazı şeyleri görürdü.Fakat bir kusuru vardı, ağzında hiçbir şeyi saklayamaz,kendini hiç tutamazdı.Gördüğü şeyleri ifşa ederdi.Onun için Hacı Şükrü Efendi tarafından arada bir ikaz edilir ve azarlanırdı.İşte bu zat Hacı Şükrü Efendi’ye dönerek:

Fırat üzerinde iki kişi girdaba yakalanmış.Biri hayattan ümidini kesmiş,öbürü de Allah’tan yardım talep ediyor,Allah bizi kurtarır.Diyor,dedi.Hacı Şükrü Efendi bu müridine kızmış,yine her şeyi olur olmaz anlatmamasını söylemiş ve:

Doğrudur,onlar Molla Mustafa ve Ebuzer’dir,demişti.Molla Mustafa böyle dedi,Abuzer böyle dedi.Allah taala hazretleri Mevlana Halidi Bağdadi’ye izin verdi.Çünkü Mustafa ondan yardım dilemişti.Elhamdulillah kurtuldular.Yakında buraya yetişirler inşallah.Hacı Şükrü Efendinin konuşmasını daima “Allah izin verdi “şeklindeydi.

Nihayet bu tehlikeli yolculuğun sonunda Molla Mustafa ile Ebuzer,ağaçları Turuş köyüne getirdiler.

Hacı Şükrü Efendi’nin Şeyh İbrahim adındaki müridinin kalp gözünün açık olduğu söylemiştik.Bu zat söylenilmemesi gereken şeyleri de söyledi.Onun için Hacı Şükrü Efendi kendisine kızardı.Bu gibi şeylerin söylenilmemesi kendisine defalarca söylenmişti.Fakat Şeyh İbrahim kendini tutamaz,söylenilmesi istenilmeyen şey bile olsa söylenmekten kendini engelleyemezdi.Bir defasında Turuş köyünde bir traktör kayboldu.Traktör sahibi Hacı Şükrü Efendi’ye gelerek,traktörün bulunması için ondan yardım istedi.Hacı Şükrü Efendi ona:

Karakola haber vermesini, henüz söylüyordu ki, Şeyh İbrahim hemen söze karıştı ve

Traktörün yerini ben biliyorum ,dedi.

Hacı Şükrü Efendi yine kendisine sinirlenmişti.

Sen nereden biliyorsun? Der gibi yüzüne sert sert bakmıştı.O yine traktörün yerini bildiğini ve izin verirse söyleyeceğini tekrarladı.Bunun üzerine işin kötü olacağını ve köylünün birbirine düşman olacağını düşünen Hacı Şükrü Efendi,traktör sahibinden kesinlikle dava çıkarmayacağı hakkında söz aldı.Sonra Şeyh İbrahim’e dönerek söylemesini istedi.Şeyh İbrahim,traktörün kimin evinde olduğunu ve nerede sakladığını olduğu gibi söyledi.Söylenilen yere gittiler ve eliyle koymuş gibi orada buldular.Traktör sahibi söz verdiği için hiç ses çıkarmadı.Sadece traktörlerini evlerine götürdüler.

Bu olay üzerine Hacı Şükrü Efendi,Şeyh İbrahim’i yanına çağırdı ve ona:

Sen dilini tutmayacaksın.Şimdi bu adam söz vermeseydi büyük bir dava çıkacaktı.Onun için sen buradan Suruç’a Ziyaret köyüne git.Orada yerleş,dedi.

Şeyh  İbrahim de Suruç ilçesinin Ziyaret köyüne giderek orada yerleşti ve orada vefat etti.

Çençen Köyü’nden Şeyhmüslüm’den naklen Hali Hoca diyor ki:

Şeyhmüslüm Efendi,Hacı Şükrü Efendi’nin kendisine verdiği zikri yapıyordu.Yaptığı zikir, Şeyhmüslüm Efendi’ye çok ağır geliyordu.Bu durumu,şeyhi Hacı Şükrü Efendi’ye anlatmış,o da bir müddet zikre ara vermesini tembih etmişti.Fakat bu zat yine bir gece yarısı zikrini çekmekle meşgul iken,birden başının çok fazla ağrıdığını ve ateşler içinde yanmaya başladığını fark etmişti.Başı önüne doğru eğilmiş,kaldıramıyordu.O sırada birden Hacı Şükrü Efendi’ye karşısında gördü.Bunu anlatan Şeyhmüslüm Efendi şöyle devam ediyor:

Hacı Şükrü Efendi eliyle alnıma dokunup,bir parmağıyla başımı yukarı kaldırdı ve dedi ki:

Sana demedim mi,bu zikri bir müddet bırak diye!

Hacı Şükrü Efendi’nin alnıma değen parmağının kalınlığınca,alnımda beyaz bir parmak izi kalmıştı.

Halil Hoca diyor ki,bu parmak izini ben de bizzat gördüm.

 

Halil Taşkın Hoca anlatıyor:

“1964 yılında Hacı Şükrü Efendi’ye intisap etmek için Mustafa adında biriyle Turuş köyüne gittik.Mustafa daha önce başka bir şeyhe intisaplıydı.Fakat her nedense şeyhi ile arası iyi değildi.Hacı Şükrü Efendi,Mustafa’yı görünce ona:

Mustafa, senin şeyhinle aran niçin bozuldu? Dedi.

Şükrü Efendi’nin kendisine adıyla hitap ederek şeyhiyle arasının bozuk olduğu hakkındaki bu konuşması üzerine,Mustafa birden yere yıkıldı. Bir müddet öyle kaldı.Halbuki Hacı Şükrü Efendi’nin yanına ilk defa gidiyordu.Onu ilk defa görüyordu.Kendisinin şeyhi ile arasının iyi olmadığından Hacı Şükrü Efendi’nin haberi nasıl olmuştu?Adını nereden biliyordu?Hayrette kaldık.

Halil Hoca diyor ki: Hacı Şükrü Efendi ve Adıyaman’da Muhammedi Zevi adında biriyle birlikte bir köye gitmiştik.Köyün mescidi,köyden biraz dışarıdaydı.Muhammedi Zevi,gece yarısı Hacı Şükrü Efendi’den ayrılarak bu mescide gitti ve orada zikre başladı.Zikir sırasından birden karşısında korkunç ve acaib suretli biri peyda oldu.Muhammedi Zevi bunu görünce korkmaya başladı.Bunun üzerine Kur’an-ı Kerim okumaya başladı.O cini şahıs da aynı şeyleri okuyordu.Ne yaptıysa karşısındaki cinni de aynısını okuyor ve yapıyordu.Bundan oldukça korkan Muhammed-i Zev-i,şeyhinin büyük şeyhi ve Nakşibendi tarikatının Halidi kolunun büyük şeyhi  Mevlana Halid(K.S)hazretlerinden imdat istedi.Mevlana Halid imdadına yetişti ve onu,o cinden kurtardı.Kendisine de:

Nasıl olurda şeyhin,böyle tenha bir mescitte zikretmene izin verdi?Diye çıkıştı.

Muhammed-i Zevi,şeyhi Hacı Şükrü Efendi’nin yanına gelince,Şükrü Efendi kendisine;

Sen benden habersin niçin köyden  uzaktaki mescide gittin? Ben senin yan odaya gidip uyuyacağını sanmıştım.Bu yüzden Mevlana Halid (K.S) hazretleri beni rüyamda azarladı.Dedi.

Bu ismini verdiğimiz Muhammed-i Zevi, 15 yıl geceleri hiç uyumamıştı.Vefat ettiği zaman  Hacı Şükrü  Efendi;

Sağ kolum gitti.Demişti.

Urfa’nın muhterem hocalarından  Arap Hoca diye tanınan Muhammed Tokmak (ö.1991)Cinlerin bütün Kur’an-ı Kerim’i okuyabildiklerini,yalnız “ayet’el-Kürsi” deki “vela yeuduhu hifzuhuma”yı okuyamadıklarını söylemişti.

 Halil Hoca,Hacı Şükrü Efendi ile ilgili başka bir hatırasını da şöyle anlattı: 1967-1968’de Edirne Süloğlu’nda askerdim.Bu arada fırsat bulduğum zamanlarda derslerime düzgün devam ediyordum.O esnada benle bir haller zuhur etti.Bu haller,keramet sahibi olmayı gerektirir diye düşünüyordum.Kendi kendime;

Acaba benden keramet zuhur etmiyor,dedim.Halil Hoca sözüne devam ederek diyor ki:

Aslında bir müridin böyle keramet göstermeyi istemesi bir kusurdur.Ama o zaman öyle bir düşünceye kapıldım.Ardan on-on beş gün gibi bir zaman geçti.Hacı Şükrü Efendi’den bana bir mektup geldi.Mektupta selamdan sonra sadece Arapça bir cümle yazmıştı.O da şuydu:

“el-istikametü fevk’el-keramet.” Yani “İstikamet,dosdoğru olmak kerametten üstündür.”Nasihatini ihtiva ediyordu.Sanki ben onun yanında sesli düşünmüştüm de, o da bana böyle bir nasihat ediyordu.

Evet,ne güzel bir nasihat…

Hacı Şükrü Efendi’nin oğlu Abdulvahhab  Efendi naklediyor:

1970 yılındaydı.Bir akşam yemeği sonrasında sofrayı kaldıracaklardı ki,Hacı Şükrü Efendi:

Sofrayı kaldırmayın,misafirlerimiz gelecek.Diye buyurdu.Biraz beklediler.Az sonra Adıyaman’ın Besni İlçesinden misafirler geldi.Yemek yediler.Sonra Hacı Şükrü Efendi yanındaki Hacı Ali Efendi’ye:

Evde bir karpuz olacak,git onu kes getir.Dedi.

Mevsim sonbaharın sonlarına yaklaştığından,artık karpuz zamanı çoktan geçmişti.Sadece kış için sakladıkları belki bulunabilirdi.Hacı Ali Efendi de ev tarafına geçti ve oradakilerden bir karpuzun kaldığını gördü.Onu keserek sofraya getirdi.Misafirlere ikram etti.

Bu misafirler Hacı Şükrü Efendi’yi bir çeşit sınavdan geçirmek istemişler ve;

Biz Hacı Şükrü Efendi’nin evine gidelim,yemek sırasında bakalım bize karpuz ikram edecek mi?Diye aralarında konuşmuşlardı.Sofraya bir karpuz kesip,getirdiklerini gördükleri zaman aralarındaki bu sınavdan geçirme konuşmasından dolayı hemen Hacı Şükrü Efendi’den özür dilediler ve elini öptüler.

Hacı Şükrü Efendi’nin kabrinin yanında yıllarca hizmet etmiş bir müridinin de kabri bulunmaktadır.Bu zatın da baş dikme taşında şunlar yazılmıştır.

El-Fatiha

Haza’l-kabr el-merhum el-mağfur

Hadimi tarikati’l-Nakşibendiyeti’l-Halidi

El-Hac Ali Efendi vefatı 1411

Ali Efendi hicri 1411, miladi 1990 tarihinde vefat etmiştir.Bu zat Hacı Şükrü Efendi’nin halifesi değil,sadece vekiliydi.

Hacı Şükrü Efendinin Hacı Selman adında bir müridi vardı.Bu müridin köyü Fırat nehrinin kenarlarındaydı.Bir gün Hacı Selman Efendi Hacı Şükrü Efendiye,

Öldüğümde mezarımı Fırat’ın yanına yapmasınlar dedi.Çünkü diyordu,zamanla Fırat’ın suyu bütün buralara kadar yükselecek,eğer beni bu köye gömerseniz mezarım suların altında kalır.Onun için Fırat’ın yanındaki en yüksek tepeye kendilerini gömmelerini istedi.Hacı Şükrü Efendi bu isteğini kabul etti.Hacı Selman ile

Birazda niyetin şeyhlik mi yapmak?Diye latife yaptı.Hacı Selman öldüğünde kendisini en yüksek dağın tepesine gömdüler.Zamanla baraj yapıldı,Fırat’ın suları yükseldi.Hacı Selman’ın mezarının birkaç metre yakınına kadar geldi.

Barajda su toplanmaya başladığı ilk sene içinde, herkes gibi biz de barajı görmeye gittik.Bir arkadaş en yüksek tepe üzerindeki bir mezarı göstererek,

Bak,dedi, o mezarda yatan zat suların buralara kadar yükseleceğini anlamış ve kendisini buraya gömmelerini istemiş diyordu.O zaman bunu sadece dinlemiş ve önemsememiştim.Fakat Hacı Selman Efendi’nin,Hacı Şükrü Efendiye bu sözlerini söylediğini duyduğum zaman,hemen baraja yukardan mağrur mağrur bakan o mezar  gözlerimin önüne geldi.Kalbi Allah sevgisiyle dolmuş bir köylünün bu kadarı ileri görüşlü olduğu acaba kaç kişinin aklına gelebilirdi.

 

ŞEYH YAKUP KALFA: (Ö.1619’dan sonra)   

Urfa’nın evliyasından Halveti Şeyhi Yakub Halife’nin (ö.1619’dan sonra) türbesi Urfa kalesinin eteklerindendir.   1950’li yıllarında burada mahalle oluşunca,buraya Yakup Kalfa Mahallesi adı verilmiştir.Halvetiliğin Urfa’da yerleşmesi Yakup Kalfa olduğu sanılmakta ve Urfa’da Halveti tarikatı bu zatla bilinmektedir.İki sene evveline kadar Yakup Kalfanın hangi tarikata mensup olduğu kesin olarak bilinmiyor,sadece Kadiri tarikatından olabileceği düşünülüyordu.Şanlıurfa Müzesi’nde bulunan bu tarikat silsilenamesinden Yakup Kalfa’nın  Halveti tarikatının şeyhi olduğu kesin olarak anlaşıldı.

Yakub Halife’nin şeyhi Şeyh Nasub Efendi Eyyub el-Ensari(k.s)’dir.(ö.1598-99)

Rivayete göre Şair Nabi Yakup Kalfaya intisap etmiş ve ona uzun müddet hizmet etmiştir.Yakup kalfa Nabi’ye üç-beş koyun emanet edip onu çoban yapmıştı.Yirmi üç yaşlarına gelen Nabi,çobanlığın kendisi için bir haksızlık olduğunu,bu şekilde ilerleyemeyeceğini düşünür.Nabi’nin düşüncesini fark eden Yakup Kalfa,ona İstanbul’a gitmesini söyler.Böylece Nabi’nin İstanbul’a giderek meşhur olması Yakup Kalfaya bağlanmaktadır.

Halbuki Yakup Kalfa 1619 senesinden bir müddet sonra vefat etmiştir.Nabi ise 1642’de doğduğuna göre ,Nabi’nin Yakup Kalfaya yetişmiş olması bile şüphelidir.

© Hacı Muhammed Şükrü (K.S) Şirazi Tasavvuf, İlim ve Kültür Derneği